İnsan

İnsan ve Zaman: Geçmiş, Şimdi ve Gelecek Arasında Parçalanmışlık

“Zamanın içinde yaşadığımız bir yanılsamadır; hakikat şudur ki, bizler zamanın kendi gövdemizde çatırdadığı o karanlık boşluğa fırlatılmış, dikiş yerlerinden sökülen özneleriz.”


İnsan kendini zamanın akışına bırakmış bir figür sanır; oysa zaman, insanın kendi içindeki o karanlık odalarda çatırdamaktadır ve bizler, bu çatlağın sızdırdığı geçmişin ve geleceğin birbirine dolandığı o tekinsiz boşlukta, kendi varoluşunu her an yeniden inşa etmeye mahkûm edilmiş sarsık mimarlarız. Bu inşa süreci, sadece bugünü kurmakla yetinmez; her tuğla, her dokunuş geçmişin harabelerini yeniden yapılandırma çabasıdır. Çünkü anlam, çoğu zaman bir olayda değil, o olayın bellekte bıraktığı tortudadır ve işte tam orada, geçmişin hiçbir zaman yalnızca “geçmiş” olmadığı bir bölge başlar. 


Zihin geriye döndüğünde, hatırlamaz; kurar. Geçmiş, yaşandığı gibi kalmaz—her hatırlama, bir yeniden yazmadır. Bu yazım her zaman arzunun eksik diliyle çarpıtılmıştır; insan, hatırlamak istediğini değil, içindeki boşluğu dolduracak olanı geçmişin içine yerleştirerek anıyı inşa eder. Ama bu yeniden inşa, bir bütünlük değil, bir eksiklik üretir. O bitmek bilmeyen suçluluk veya ısdırap, içten içe biriken hınç ve pişmanlık, tam da bu eksikliğin; geçmişin şimdide sürekli kanayan bir yara olarak kalmasından kaynaklanır.

Benliğin parçalandığı yer burasıdır. Ne geçmişin içinde tam anlamıyla kök salabilir, ne de toplumsal denetimin gözenekli ama sıkı ağıyla örülmüş bir şimdiye yerleşebilir. Zaman, çizgisel değil; içsel bir kırılmadır. Kaygı burada bir semptom değil, yönsüzlüğün baş dönmesidir, geleceğe sarkamayan bir bütünlük duygusunun yerini alan o çırpınış. Çünkü gelecek, henüz var olmamış bir hiçliğin ağırlığıdır. İnsan, bu kırığın içinde ya geçmişte kaybolur ya da gelecekte çözülür. Şimdi dediği şey ise, yalnızca bu iki dağılma biçimi arasında, kanaatlerden arınmış, tanımsız bir boşlukta asılı duran bir sarsıntıdır. Bu yüzden kişi, ne gerçekten geçmişte ne de büsbütün şimdide yaşar; üç zaman dilimi arasında dikiş tutturamayan, kendi zamansallığının trajedisinde parçalanmış birer gölgeye dönüşür. Bu parçalanmanın en kalıcı izi, çoğu zaman geçmişte bırakılmış gibi görünen ama hâlâ içeride işleyen şeylerdir.

Geçmişin Yükü

İnsan geçmişi ardında bırakmaz, içinde taşır. Ama taşıdığı şey, yaşandığı hâliyle geçmiş değildir—onu hatırladığını sandığı her an, aslında yeniden kurar. Hafıza, sabit bir kayıt değildir; akışkan, müdahaleye açık, arzuyla kirlenmiş bir kurgudur. Zihin, boşluğu doldurmak ister. Bu yüzden hatırlanan şey, eksik olanın çevresinde örülür.

Kimi anılar, tamamlanmamış bir bakış gibi kalır; kimi cümleler, söylenmemiş hâliyle daha çok yankı yapar. İnsan, yaşanmamış olanı da yaşanmış gibi taşır belleğinde. Çünkü hafıza, gerçeklikle değil, arzuyla çalışır.

Bazı anılar, zihinde durmaz; geri çağrılır. Tekrar tekrar, farkında olmadan. Sanki içinde bir şey hâlâ olup bitmemiştir. Bu yüzden insan, aynı hikâyeyi farklı ağızlardan anlatır gibi, geçmişini kendi kendine yeniden ve yeniden fısıldar. Kimi zaman başka biriymiş gibi anlatır, kimi zaman olayın merkezine başkasını koyar, kimi zaman sessizliğin içinde boşluklar bırakır. Ama hep aynı noktada düğümlenir içsel anlatı: bir şey eksikti. Bir dokunuş, bir yüz, bir kelime, bir karar… Hafıza, o eksik olanı tamamlamak isterken, geçmişin yerini başka imgelerle doldurur. Bu yüzden bazen bir koku, bir eşya, bir şarkı, bir yabancının gülümsemesi bile geçmişten çok daha güçlü gelir. Çünkü geçmişin kendisi değil, onun boşluğu kalmıştır geriye.

Bu boşluk çoğu zaman utanılan, bastırılan, unutulmak istenenle örülür. Ama bastırılan asla sessiz kalmaz. Yüzeye çıkmasa da şekil değiştirir: dilde, bedende, davranışta. İnsan bazen nedenini bilmediği bir cümleyle incinir, bir sessizliğe öfkelenir, bir şeye sebepsizce bağlanır. Geçmiş, sustuğu yerden yönetir. İnsan, sandığından çok daha fazla geçmişinde yaşar; bugünü çoğu zaman, artık olmayan şeylerle anlamaya çalışır. Bu çaba, onu hem ayakta tutar hem de yerinden eder. Çünkü hafıza, hem tutunulacak bir zemin sunar hem de tam da oradan çatlamaya başlar

Şimdi – Boşluğun İçine Kapanmak

Şimdi dediğimiz şey, çoğu zaman varılacak bir yer olarak hayal edilir. Oysa aslında, varılmaktan çok içinde mahsur kalınan bir boşluktur. Ne geçmişin kesinliğine benzer, ne de geleceğin muğlak vaadine. Şimdi, tüm belirsizliklerin biriktiği o dar alandır—bastırılmış olanın, ertelenmiş olanın, henüz yaşanmamış olanın üst üste yığıldığı bir eşik. Dışarıdan bakıldığında durağan görünür, ama içeriden bakıldığında, hareket hâlindeki tüm kaygıların sıkıştığı yerdir.

“Baş dönmesi” denebilecek o anlık felç, şimdinin bu kesif yoğunluğundan beslenir. Bedenin burada, zihnin başka bir yerde olması boşuna değildir. İnsan, “şimdi”de kalmakta zorlanmaz; tam aksine, “şimdi”nin içinde durabilmeyi öğrenmek zorundadır.

Çünkü şimdiki zaman, bir iktidar mekânıdır da aynı zamanda. Ne hissedeceğimiz ne düşüneceğimiz, nasıl görüneceğimiz; hepsi görünmez bir düzenin diliyle kodlanmıştır. Boşluk burada sadece psikolojik değil, aynı zamanda toplumsaldır. İnsan “hız toplumunun” dişlileri arasında, kendine ait olmayan bir ritmin içine çekilir; hızla yaşaması, hemen yanıt vermesi, anında toparlaması, sürekli hazır ve düzgün olması beklenir. İçinde dağınık duran şeylere zaman tanınmaz. Şimdi, böylece bir boşluk olmaktan çıkar, bir performans alanına dönüşür. Ve birey, kendi içinden değil, dışardan biçimlendirilen bir zamanın içinden geçmeye başlar.

Bu noktada öz-şefkat, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Zayıflıkla, teslimiyetle, edilgenlikle karıştırılır. Oysa, kendine tanınan bir durma hakkıdır öz-şefkat: dağılma, anlamlandıramama, toparlayamama, devam edememe hakkı. Her şeyin kontrol altında olması gereken bir çağda, öz-şefkat bu yüzden radikal bir eylemdir. Kırılmışlığı onarmaktan çok, onunla oturabilmeyi öğrenmektir. İnsan, kendi eksikliğiyle karşılaştığında hemen ondan kurtulmak istemezse, orada kalmayı seçerse, “şimdi” artık yalnızca geçici bir boşluk değil, derin bir tanıklık alanına dönüşebilir. Sessizlik, burada kaçınılan değil; duyulması gereken olur. Ve belki ilk kez, insan kendini bir şey olmaya çalışmadan duyabilir.

Gelecek – Umut, Kaygı ve Beklentilerin Ortak Kökü

Gelecek, hiç yaşanmamış bir zaman değil; zihnin en karmaşık kurgu alanıdır. İnsan, geleceği hayal ettiğinde aslında geçmişinden arta kalanlarla konuşur. Henüz olmamış olanı düşünmek, çoğu zaman yaşanmış olanı düzeltme arzusudur. Bu yüzden gelecek, bir vaatten çok, bir düzeltme girişimidir.

Kimi insan “bundan sonra…” diye başlayan cümlelerle yeni bir benlik icat eder, kimi “eğer bir gün…” ile başlayarak kendi yetersizliğini sonsuz bir ertelemeye taşır.

Hemen hemen pek çok kez farklı şekillerde ifade edilse de nihayetinde arzu her zaman “başka bir yerdedir”; bu yüzden gelecek, bir hedef değil, öznenin kendi eksikliğinden kaçtığı bir ufuk çizgisidir. Kaygının ve umudun aynı anda orada yuvalanması boşuna değildir.

Kaygı, kişinin kendine yönelttiği belirsiz bir sorudur: Olabilecek her şeyin ihtimaliyle baş başa kalmaktır. Bu bir bakıma, “özgürlüğün baş dönmesidir”; ne yaparsam yapayım, yetmeyecek mi? Her şey bozulabilir mi? Peki ya başlarsam ama sürdüremezsem? Gelecek, netlik kazandıkça değil, bulanık kaldıkça daha güçlü etkiler. Çünkü ihtimallerin sonsuzluğu, zihnin hem en geniş hem de en karanlık alanıdır. Bu yüzden insan, kendi geleceğini düşlerken aynı anda hem yaratır hem yıkar. Umut burada yalnızca bir ışık değil; o ışığın gölgesinde büyüyen korkularla birlikte var olur. Arzunun itici gücüyle hayal kurarız, ama arzunun doğası gereği, hiçbir hayal tam olarak yetmez. Her tasarım, ulaşıldığı an sönen bir imajdır; bu yüzden insan, kendi hayallerinin önünde kendi gölgesini kovalayarak dolaşır.

Bazen umut etmek bile yorucu olur. Çünkü umut da bir beklenti üretir ve beklenti, karşılanmadıkça içten içe çürümeye başlar. Gelecek, böylece bir ihtimalden bir yüke dönüşür. İnsan, daha başlamadan tükenebilir. Bu yüzden bazıları, gelecek hakkında konuşmaz; ertelemeyi seçer. Bazılarıysa geleceğe sabit bir yön tayin etmek ister: şu olacak, bu olunacak, şu tarihte, şu hedefle… Ama zaman o kadar düz çizgide akmaz. Planlar, çoğu zaman geleceğin değil, şimdiki kaygının inşasıdır. “Geleceğe dair kurduğumuz her cümle, aslında şimdinin boşluğuna fırlatılmış bir itiraftır; öyle ki, her hayal mevcudun yetersizliğini ifşa eder ve acımasız bir berraklıkla fısıldar: Gelecek, şimdiki zamanın kendi iflasını ilan ettiği o görkemli yıkımdır.”

Ve yine de, tüm bu parçalanmışlığın içinde, insan ilerlemeye çalışır. Her gün biraz daha eksik, biraz daha yorgun, biraz daha arayarak. Çünkü gelecek yoksa, yön de yoktur. Ve yönsüzlük, varoluşun en sessiz dehşetidir.

Değişim

Kendini değiştirme arzusu, modern insanın en çok tekrarladığı dua gibidir.

Her başlangıç, her kırılma, her kriz anı bir dönüşüm çağrısı gibi yankılanır içerde. Artık böyle olmayacağım. Bu defa farklı olacak. Ama bu sözlerin çoğu, niyetten çok korkuyla yüklüdür. Çünkü insan esasen değişmek istemez, yalnızca mevcut hâlinden kaçmak ister. Kendinden kurtulmak ister. İçinde taşıdığı belirsizlikten, utançtan, boşluktan sıyrılmak için, başka bir benlik icat eder. Değişim burada bir uyanış değil, bir kamuflajdır. Dönüşüm değil, varlığın kendi hakikatinin inkârıdır.

Ama her değişim illüzyon değildir. Bazen insan gerçekten durduğu yeri sorgular, kendi tekrarlarını tanır, kendi sesini ilk kez duyar. O an, bir başkalaşım değil, bir içe dönüş başlar. Çünkü potansiyel dediğimiz şey, dışardan eklenmiş bir yetenek değil; çoğu zaman içeride bastırılmış olanın açığa çıkmasıdır. Değişim, bu anlamda, bir şey olmak değil, bazı şeylerden vazgeçmekle ilgilidir. Kendine dışardan çizilmiş sınırları geri itmek, başkalarının sesiyle örülmüş benliği yavaşça susturmak, sessizlikte kalabilmek. Gerçek bir dönüşüm, kontrol edilebilen değil; taşıması öğrenilen bir kırılmadır. Yeni bir benlik yaratmak değil, o benliğin dışında da kalabilmeyi göze almaktır.

Ancak çağın dili değişimi bile bir hedefe dönüştürür. Daha iyi ol, daha sakin, daha başarılı, daha üretken, daha uyumlu… “Daha”nın sonsuzlukla sarıldığı bu baskı, değişimi bir iç yolculuk olmaktan çıkarır; bir performans alanına çevirir. Böylece kişi, bir önceki versiyonunu aşmaya çalışırken, aslında kendini daha derin bir yorgunluğa mahkûm eder. Değişmek değil, yetmek zorunda kalır. Oysa gerçek değişim, “yetmeye” değil, yetememenin acısını taşıyabilmeye dayanır. Kendini sürekli yeniden kurmak değil, kimi zaman da yıkmayı göze alabilmek…

Ve belki o noktada, bir şey gerçekten başlar.

Karar Vermek

Verdiğimiz kararlar, görünmez bir bedel taşır. Çünkü karar vermek, yalnızca bir şeyi seçmek değil; aynı anda sayısız ihtimali terk etmektir. İnsan bir yöne adım attığında, diğer tüm yönler artık geri dönülemez birer ihtimale dönüşür. Seçimin netliği kadar, geride bıraktıklarının gölgesi de büyür içinde. Bu yüzden bazen karar vermek değil, karar vermemek daha güvenli gelir. Sürekli ertelenen seçimler, kişiyi bir hareketsizlikte tutmaz; aksine, onu içsel bir kaosun içinde hareket etmeye zorlar. Karar verilmemiş her şey, kendi ağırlığını taşımaya devam eder. Ve zamanla bu ağırlık, varoluşun merkezine çöker.

İnsan, seçtiğiyle değil, vazgeçtiğiyle tanışır önce.

Her evet’in içinde sessiz bir hayır yankılanır. Ve bu yankı, çoğu zaman seçimden daha kalıcıdır. Çünkü pişmanlık, gerçekleşmemiş ihtimallerin ağıtıdır. Gerçekleşen şey değil, gerçekleşemeyen şey iz bırakır. Bu yüzden insan çoğu zaman doğru kararı vermekle değil, bir kararın sorumluluğunu taşıyabilmekle büyür. Kararın kendisi kadar, onunla yaşamayı öğrenmek de bir olgunluk biçimidir. Çünkü hiçbir karar saf değildir; her karar, bilinmezliğe doğru atılan bir adımdır. Ve bilinmezlik, insanın en derin korkularından biridir.

Yine de karar vermek, varoluşsal bir gerekliliktir. Kendi yönünü çizmek, kendi yolunu seçmek ve o yolda kalmayı göze almak. Bu bir kararlılık değil, bir teslimiyet biçimidir. Sürekliliğe değil, süreksizliğe razı olmaktır. İnsan her zaman aynı kararda kalamaz, aynı fikirde duramaz. Düşünce değişir, duygular dağılır, yönler yer değiştirir. Karar vermek, sabit bir çizgi çekmek değil; o çizginin zamanla silinebileceğini bilerek yürümeye devam etmektir. Kimi zaman o kararı terk etmek, kimi zaman ona yeniden dönmek… Hepsi aynı sürecin parçasıdır. Ve insan, kararlarında değil, o kararların kırılmalarında biçimlenir.

Zamanla Barışmak

Zamanla savaşarak geçen bir hayat, sadece yönünü değil, sesini de kaybeder. Geçmişi düzeltmeye çalışırken yorulur, geleceği planlarken tükenir, şimdiyle baş başa kalmaktan kaçar. Oysa belki de yapılması gereken, tüm bu çatlamışlıkla birlikte oturabilmeyi öğrenmektir. Her şeyin yerli yerinde olmadığı bir dünyada, kendini de eksikleriyle birlikte taşıyabilmek. Barış, bir şeyleri yoluna koymak değil; bazı şeylerin asla yoluna girmeyeceğini kabul etmekle başlar.

İçsel yön, dışsal hedeflerden farklıdır. Bir yolda yürürken nereye gittiğini bilmek kadar, neden yürüdüğünü bilmek de gerekir. Ama çoğu zaman yön dediğimiz şey, yalnızca başkalarının haritasından alınmış bir yönelmedir. Kimi zaman durup, yönsüzlüğün içinde sessiz kalabilmek gerekir. Sessizlik bir boşluk değil, bağlantının derinleştiği yerdir. Ne yapılacağına dair değil, neyle bağ kurulduğuna dair bir farkındalık. İnsan kendi zamanıyla bağlantı kurmadıkça ne geçmişiyle ne geleceğiyle ne de başkasıyla sahici bir bağ kurabilir.

Anlam, büyük cümlelerin değil, küçük tanıklıkların içindedir. Bir kelime, bir yüz, bir sessizlik, bir iç çekiş… Bazen bir yön değil, bir eşlik yeterlidir. Zamanla barışmak, yalnızca zamanın geçmesine izin vermek değil; o geçen zamanla birlikte değişen, eksilen, kalan ve geride bırakan biri olmayı da göze almaktır. Her şey aynı anda mümkün olamaz. Ve hiçbir şey tamamıyla bizim değildir. Ama belki, tam da bu yüzden, yaşam kendini bir “tamlık”la değil, bir “açıklıkla” sürdürür.

Ve insan, bazen yalnızca yürümeye devam ederek değil, durarak da ilerler.

Son Söz

Kimi soruların cevabı yoktur; bazı çatlaklar kapanmaz, bazı yarımlar tamamlanmaz.
Ama insan yine de yürür.

Eksikliğiyle, yüküyle, sessizliğiyle.

Çünkü insanı insan yapan o eksikliklerdir.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir